Yeşil Dönüşüm Ekosisteme Karşı
Küresel ekonomide kartların yeniden dağıtıldığı, karbon nötr hedefleri doğrultusunda elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin hız kazandığı günümüzde, en stratejik cephe okyanusların derinliklerine açılıyor. Akıllı telefonlardan bataryalara, rüzgar türbinlerinden savunma sanayisine kadar hayati öneme sahip olan "kritik minerallere" yönelik talep patlaması, uzun süredir rafta bekleyen derin deniz madenciliğini küresel gündemin en sıcak maddesi haline getirdi.
Deniz seviyesinin 400 metre ile 6,5 kilometre altındaki uçsuz bucaksız okyanus tabanları, modern endüstrinin can damarı olan nikel, kobalt, bakır ve manganez gibi metallerle dolu polimetalik nodüllere ev sahipliği yapıyor. Henüz ticari ölçekte tam anlamıyla start almamış olan bu madencilik faaliyeti, enerji arz güvenliğini sağlama arzusu ile gezegenin en kırılgan ekosistemlerini koruma refleksi arasında devasa bir küresel çatışmaya sahne oluyor.
Küresel Devler Su Altındaki Servetin Peşinde
Stratejik ham maddelerde dışa bağımlılığı kırmak ve tedarik zincirini güvence altına almak isteyen süper güçler, su altındaki düzenleme süreçlerine hız vermiş durumda. Özellikle ABD, kritik mineral arzını garanti altına almak amacıyla derin deniz arama ve işletme izin prosedürlerini esnetmeye odaklanırken, The Metals Company (TMC) gibi küresel madencilik aktörleri Pasifik’teki devasa rezervleri ticari olarak işletmek için yasal zemin arayışlarını büyük ölçüde ilerletti.
Buna karşın, uluslararası suları denetlemekle yükümlü olan Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi (ISA) cephesinde ise kurallar henüz netleşmiş değil. Küresel bürokrasinin bu yavaşlığı, ekolojik dengenin bozulmasından endişe eden onlarca ülkeyi ve uluslararası çevre örgütlerini harekete geçirdi. Çok sayıda devlet, derin denizlerdeki faaliyetlerin doğuracağı sonuçlar tam olarak kestirilene kadar küresel bir moratoryum (faaliyetlerin askıya alınması) ilan edilmesini talep ediyor.
"Maliyet Çok Yüksek, Riskler İse Tam Bir Muamma"
Konuya ilişkin kritik değerlendirmelerde bulunan Türkiye Kritik Mineral İnisiyatifi Kurucusu Sait Uysal, derin denizlerin barındırdığı mineral potansiyelinin göz ardı edilemeyecek kadar büyük olduğunu belirtiyor. Özellikle Pasifik Okyanusu’ndaki ünlü Clarion-Clipperton Bölgesi’nin adeta bir maden yatağı olduğunu vurgulayan Uysal, teknik ve finansal zorluklara işaret ediyor:
"Kaynak büyüklüğü açısından muazzam bir potansiyelden bahsediyoruz ancak okyanusun binlerce metre altındaki bu cevherleri yüzeye çıkarmak, devasa teknolojik yatırımlar ve öngörülemez maliyetler anlamına geliyor. Küresel metal fiyatlarında kalıcı ve çok sert yükselişler yaşanmadığı sürece, önümüzdeki 5 ila 10 yıllık perspektifte derin deniz madenciliğinin ticari olarak yaygınlaşması ekonomik gerçeklerle bağdaşmıyor."
Madenciliğin yaratacağı çevresel tahribatın boyutlarının ise tam bir kapalı kutu olduğunu söyleyen Uysal, derin deniz ekosistemlerinin insanoğlu tarafından henüz yeterince keşfedilmediğini aktarıyor. Deniz tabanındaki habitatların yok olması, biyolojik çeşitliliğin darbe alması ve kazılar esnasında kalkacak devasa tortu bulutlarının kilometrelerce karelik okyanus alanına yayılarak deniz yaşamını boğma riski, bilim insanlarını en çok korkutan senaryolar arasında yer alıyor.
Okyanusa İnmeden Önce Alternatif Rota: Anadolu Toprakları
Derin denizlerin karanlık sularında risk almaktansa, karadaki mevcut maden kaynaklarının çok daha etkin ve akılcı yöntemlerle işletilmesi gerektiğinin altını çizen Sait Uysal, bu noktada Türkiye’nin elindeki gizli kozu açıklıyor. Türkiye’nin jeolojik evrimine dikkat çeken Uysal, şu ifadeleri kullanıyor:
"Türkiye, jeolojik geçmişinde Tetis Okyanusu'nun tabanında yer alan yapılar üzerinde yükselmiş bir ülke. Bu nedenle bugün Anadolu coğrafyasında karşımıza çıkan bazı manganez yatakları, aslında okyanus tabanındaki mineral oluşumlarıyla birebir benzer nitelikler taşıyor. Bu yataklar nikel ve kobalt gibi stratejik öneme sahip kritik mineralleri bünyesinde barındırıyor. Bilinmeyen ekolojik risklerle okyanusun binlerce metre altına inip milyarlarca dolar harcamaktansa, Türkiye’nin sahip olduğu bu benzersiz kara potansiyelini katma değerli hale getirmek çok daha rasyonel ve güvenli bir alternatif olarak önümüzde duruyor."