Business Ekonomi Kapak Konuklarımız Dayanıklılığın finansmanı

Dayanıklılığın finansmanı

Sigorta sektörü, uzun vadeli fon üretiminden afet ve iklim risklerine kadar ekonominin dayanıklılığında daha geniş bir rol üstlenmeye hazırlanıyor. Türkiye Sigorta Birliği Başkanı Yaşar, sigortanın yalnızca hasarı karşılayan değil; uzun vadeli tasarrufu büyüten, yatırımları ve reel sektörü destekleyen, afet ve iklim risklerine karşı ekonomik dayanıklılığı güçlendiren bir yapıya dönüşmesi gerektiğini vurguluyor.

Dayanıklılığın finansmanı

Türkiye Sigorta Birliği Başkanı Ahmet Yaşar, sektörün ekonomiye sağladığı fonun 3,6 trilyon TL düzeyine ulaştığını belirtirken, kalıcı dönüşümün yalnızca mevcut fon büyüklüğüyle ölçülemeyeceğine dikkat çekiyor. Ona göre BES ve OKS’de düzenli katkıların artması, katılımcıların sistemde daha uzun süre kalması ve hayat sigortalarının gelişmesi, Türkiye’nin yerli ve uzun vadeli kaynak tabanının güçlenmesi açısından belirleyici olacak.

Sektörün önündeki bir diğer eşik ise 2030 hedefleri. Yaşar, 50 milyar dolar prim üretimi ve yüzde 5 sigorta penetrasyonuna ulaşmanın yolunun büyümenin tabanını genişletmekten geçtiğini vurguluyor. Doğal afetlerden sağlığa, tarımdan KOBİ’lere ve siber risklere kadar güvenceye erişemeyen kesimlerin sisteme dâhil edilmesini bu hedefin temel unsurlarından biri olarak görüyor. Prim büyüklüğünün ötesinde sigortalı sayısı, teminatların yeterliliği ve koruma açığındaki azalma da sektörün başarısının göstergeleri arasında yer alıyor.

Afetler, iklim değişikliği, yeni teknolojiler ve reel sektörün dayanıklılığı ise sigortanın ekonomik rolünü daha da genişletiyor. Ahmet Yaşar’la sigortanın tasarruftan yatırıma, aile bütçesinden yeşil dönüşüme uzanan bu yeni konumunu konuştuk. 

Türkiye Sigorta Birliği Başkanı Ahmet Yaşar

Uzun vadeli fon gücü

Türkiye’nin büyüme modelinde bankacılık sistemine olan aşırı bağımlılık, sigorta ve sermaye piyasalarının uzun vadeli fon üretici rolüyle hangi somut takvimde kırılabilecek?

Türkiye’nin finansman yapısındaki dönüşümü belirli bir tarihte tamamlanacak bir değişim olarak görmek doğru olmaz. Bankacılığın güçlü olduğu, sigorta ve emeklilik fonları ile sermaye piyasalarının da uzun vadeli yatırımları daha fazla desteklediği bir yapıya ihtiyacımız var. Bizim katkımız, ekonominin fon kaynaklarını çeşitlendirmek ve yatırımların vadesiyle uyumlu bir yerli tasarruf tabanı oluşturmak.

Bugün sektörümüzün ekonomiye sağladığı fonun 3,6 trilyon TL düzeyine ulaşması, bu dönüşümün başladığını gösteriyor. Ancak mevcut fon büyüklüğü ile her yıl yaratılan yeni tasarrufu birbirinden ayırmalıyız. Kalıcı değişim; BES ve OKS’de düzenli katkıların artması, katılımcıların sistemde daha uzun süre kalması ve hayat sigortalarının gelişmesiyle sağlanabilir. Burada ifade ettiğimiz büyüklük mevcut fon stokuna ilişkindir; yıllık yaratılan yeni tasarrufla karıştırılmamalıdır.

2027–2029 dönemini bu kapasiteyi güçlendirmek, 2030’u ise sektörün ekonomideki ağırlığını artırmak açısın dan önemli bir ufuk olarak görüyoruz. Bunun için yatırım yapılabilir uzun vadeli sermaye piyasası araçlarının çoğalması, düzenlemelerin öngörülebilirliği ve fiyat istikrarı birlikte ilerlemeli. Sigorta fonları mevzuat, likidite ihtiyacı ve risk yönetimi çerçevesinde bu araçlara yönelerek yatırımları destekleyebilir. Başarıyı fonların nominal büyüklüğü kadar, yeni tasarruf akışı ve uzun vadeli finansmana sağlanan katkıyla da değerlendirmeliyiz.

2030 hedefinin eşiği

2030 için 50 milyar dolar prim üretimi ve yaklaşık yüzde 5 penetrasyon hedefi ortaya konuldu. Bugünkü tabloyla bakıldığında bu hedefe ulaşmak için önümüzdeki dört yılda neyi kökten değiştirmek gerekiyor?

Evet 2030’da 50 milyar ABD doları prim üretimine ve yüzde 5 sigorta penetrasyonuna ulaşmayı amaçlıyoruz. Bugünkü yüzde 2,62 düzeyinden bu noktaya ilerlemek, sigortanın ekonomideki payını belirgin biçimde artırmayı gerektiriyor.

Kökten değiştirmemiz gereken konu, büyümenin tabanı. Doğal afetler, sağlık, hayat, tarım, KOBİ ve siber risklerde güvenceye erişemeyen kesimleri sisteme dâhil etmeliyiz. Bunun yolu, ihtiyaca uygun teminatları anlaşılır koşullarla ve erişilebilir ödeme seçenekleriyle sunmaktan geçiyor. Acente, broker, banka ve dijital kanalların bu kapsayıcılığı birlikte geliştirmesi gerekiyor.

Aynı zamanda büyümeyi taşıyacak teknik ve finansal kapasiteyi güçlendirmeliyiz. Daha doğru risk verisi, etkin hasar yönetimi, yeterli sermaye ve reasürans kapasitesi olmadan hızlı büyüme kalıcı olmaz. Şirketlerin fiyatlama kararlarını kendi risk değerlendirmeleri ve rekabet koşulları içinde sağlıklı biçimde verebilmesi önemli.

50 milyar dolarlık hedefin toplumsal karşılığı daha fazla ailenin, işletmenin ve yatırımın güvence altında olmasıdır. Bu nedenle prim üretiminin yanında sigortalı sayısını, teminatların yeterliliğini ve koruma açığındaki azalmayı da izleyeceğiz.

Reel sektöre dayanıklılık

Orta Vadeli Program’da (OVP) temel başlıklarından biri “dayanıklılık”. Enflasyon ve kur baskısı altındaki reel sektör için sigorta bu dayanıklılığı hangi somut ürün ve mekanizmalarla sağlayacak?

Reel sektör açısından dayanıklılık, bir şok yaşandığında üretimi, istihdamı ve nakit akışını sürdürebilme kapasitesidir. Sigorta bu kapasiteyi, işletmenin kendi bilançosunda taşıdığı belirli riskleri paylaşarak güçlendirir. Bir fabrikanın yangın sonrasında yeniden kurulması kadar, üretim durduğu dönemdeki finansal kaybının yönetilmesi de önemlidir.

Yangın ve mühendislik sigortaları varlıkları ve makineleri güvenceye alırken, uygun koşullarla düzenlenen iş durması teminatları sigortalı bir hasarın ardından oluşan gelir kaybını karşılayabilir. Ticari alacak sigortası poliçe kapsamındaki tahsilat risklerini yönetir; nakliyat sigortası mal hareketini korur. Kefalet sigortası ise kabul edildiği işlemlerde banka teminat limitlerinin kullanımına alternatif sağlayabilir. Siber sigortalar da kapsamlarına bağlı olarak olay müdahalesi, sorumluluk ve iş kesintisi giderlerini destekleyebilir.

Burada teminatın doğru kurulması belirleyici. Enflasyonla birlikte bina, makine ve stok değerleri güncellenmezse, poliçe bulunmasına rağmen eksik sigorta ortaya çıkabilir. İş durması süreleri, kritik tedarikçiler ve teminat limitleri işletmenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu olmalı.

Sigorta, enflasyonu veya kur hareketlerini ortadan kaldırmaz. Ancak bu baskılar altında çalışan bir işletmenin beklenmedik bir hasar nedeniyle sermayesini tüketmesini ve faaliyetini kaybetmesini önlemeye yardımcı olur. Dayanıklılığa katkısı tam olarak budur.

Teknik kârlılık sınavı

Hayat dışında yatırım gelirleri hariç teknik zarar 45,3 milyar liraya ulaştı. Sigorta sektörü kendi asli faaliyetinden yeterince para kazanamıyorsa bu yapı ne kadar sürdürülebilir?

Yatırım gelirleri hariç teknik zararın 2026’nın ilk yarısında 45,3 milyar TL’ye ulaşması, asli sigortacılık faaliyetlerinin sonuçlarını güçlendirmemiz gerektiğini açıkça gösteriyor. Bu tabloyu sürdürülebilir büyüme açısından ciddiye alıyoruz.

Sigortacılıkta primlerin hasar ödemeleri ne kadar değerlendirilmesi iş modelinin doğal bir parçasıdır. Dolayısıyla yatırım gelirlerini sektörün faaliyetinden tamamen bağımsız görmek de doğru olmaz. Ancak bu gelirlerin sürekli biçimde teknik açığı kapatmasına dayanan bir yapı, finansal koşullar değiştiğinde daha kırılgan hale gelir. Sağlıklı bir sektör, yatırım performansıyla birlikte risk üstlenme faaliyetinde de disiplin sağlamalıdır. 

Çözüm yalnızca primleri yükseltmek değildir. Hasar frekansı ve maliyetini daha doğru öngörmek, rezervleri yeterli tutmak, suistimalleri azaltmak, operasyonel giderleri yönetmek ve risk azaltıcı uygulamaları yaygınlaştırmak gerekiyor. Branşların birbirinden farklı sonuçlarını da ayrı ayrı değerlendirmeliyiz. Hasar suistimalleriyle mücadelede kurumlar arası veri paylaşımını, etkin denetimi ve hasar süreçlerinde şeffaflığı güçlendirmek de önceliklerimiz arasında. TSB olarak ilgili kurumlarla eşgüdüm içinde bu çalışmaların takipçisiyiz.

Bizim önceliğimiz, güçlü sermaye yapısını sürdürülebilir teknik sonuçlarla desteklemek. Şirketler açısından yatırım gelirleri hariç teknik sonuçlar, hasar ve gider oranları ile sermaye yeterliliği birlikte izlenmeli. Sigortalı açısından bunun karşılığı, ihtiyaç duyduğunda ödeme gücü yüksek ve hizmetini kesintisiz sürdürebilen bir sektörün varlığıdır.

Bölgesel güç hedefi

Türk sigorta sektörünün bölgesel güç olması hedefleniyor. Bugünkü teknik kârlılık, hasar ve maliyet yönetimi uluslararası sermayeyi Türkiye’ye çekmeye yeterli mi?

Türkiye’nin pazar büyüklüğü, düşük penetrasyonun sunduğu potansiyel ve gelişmiş dağıtım altyapısı uluslararası sermaye için önemli avantajlar. Ancak bu avantajların tek başına yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Kalıcı sermaye, büyüme potansiyeli kadar bu büyümenin hangi risklerle ve hangi kârlılık disipliniyle sağlanacağına bakar.

Yatırımcı açısından öngörülebilir düzenlemeler, güvenilir veri, yeterli rezervler, güçlü yönetişim ve etkin hasar yönetimi belirleyicidir. Teknik sonuçları iyileştiren bir pazar, sermayeye büyüme imkânı sunarken riskin yönetilebildiğini de gösterir. Bu nedenle maliyet ve hasar yönetimindeki dönüşümü bölgesel güç olma hedefimizin temel koşullarından biri olarak görüyoruz.

İstanbul’un bölgesel sigorta ve reasürans merkezi haline gelmesi vizyonu da bu çerçevede anlam kazanıyor. Bölgenin afet, altyapı, enerji ve ticaret riskleri konusunda uzmanlığımızı geliştirebiliriz; risk modelleme ve ürün tasarımında daha güçlü bir konuma ulaşabiliriz. DASK ve TARSİM deneyimlerimiz de bu bilgi birikiminin önemli parçaları. Uluslararası sermayeyi çekmenin yolu, Türkiye’nin fırsatlarını anlatırken teknik zorluklarını da açıkça ele almaktan geçi yor. Güvenilir bir piyasa, risklerini doğru ölçen ve sonuçlarını şeffaf biçimde ortaya koyan piyasadır.

Tasarrufta yeni model

Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) ve işveren katkılı ikinci basamak modellerinin devreye alınması, Türkiye’nin uzun vadeli tasarruf açığını tek başına kapatabilecek yeterli bir fon akışı yaratma kapasitesine sahip mi?

Türkiye’nin uzun vadeli tasarruf açığını tek bir emeklilik modeliyle kapatmak mümkün değil. Kalıcı bir fon akışı için gelirlerin ve tasarruf kapasitesinin artması, fiyat istikrarının güçlenmesi ve vatandaşın uzun vadeli birikime duyduğu güvenin korunması gerekiyor. Emeklilik sistemleri bu çerçevenin önemli bir parçası.

Soruyu güncel politika çerçevesiyle ele almakta fayda var. Önceki programlarda yer alan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi başlığına son açıklanan 2027–2029 Orta Vadeli Program’da yer verilmiyor. Yeni programın odağı, mevcut Otomatik Katılım Sistemi’nin güçlendirilmesi. OKS’de farklı risk tercihlerini karşılayacak fon çeşitliliğinin artırılması ve kesintilerin sadeleştirilmesiyle sistemin cazibesinin, katılımcı sayısının ve fon büyüklüğünün artırılması hedefleniyor.

TSB olarak çalışmalarımızı bu doğrultuda yoğunlaştıracağız. Ocak 2027’de OKS’nin 10. yılına özel çalışmalarla sistemin sağladığı faydayı daha iyi anlatmayı, çalışanların sisteme katılımını ve sistemde kalmasını desteklemeyi, OKS’yi daha ileri bir noktaya taşımayı hedefliyoruz. Bu dönemi, on yıllık deneyimi değerlendirerek gelişim alanlarını ortaya koymak için de önemli bir fırsat olarak görüyoruz.

Fon yaratma kapasitesini değerlendirirken toplam birikimin yanında, sisteme düzenli olarak giren ve sistemde kalan yeni tasarrufa bakmalıyız. Güçlendirilmiş bir OKS, BES ve hayat sigortalarıyla birlikte Türkiye’nin yerli ve uzun vadeli kaynak tabanına önemli katkı sağlayabilir.

Aile bütçesinde güvence

Tasarrufun giderek zorlaştığı bir ortamda; vatandaş BES’i ve sigorta poliçelerini bir “yük” olarak görmek yerine, kendi bütçesinin ve ailesinin “ekonomik bekası” olarak görmeye nasıl ikna olacak?

Tasarruf yapmakta zorlanan vatandaşa yalnızca geleceğini düşünmesini söylemek yeterli değil. Önce bugünkü bütçe koşullarını anlamamız, sonra o bütçeye uygun çözümler sunmamız gerekiyor. Güven, ürünün anlatımıyla başlar; hizmet ve hasar deneyimiyle kalıcı hale gelir. BES ile sigortanın farklı ihtiyaçlara cevap verdiğini açık biçimde anlatmalıyız. BES, uzun vadede birikim oluşturmayı ve emeklilik gelirini desteklemeyi amaçlar. Sigorta ise poliçede tanımlanan riskler gerçekleştiğinde aile bütçesinin büyük bir kayıpla karşılaşmasını sınırlar. Biri kim ve güvence birlikte ele alındığında ailelerin finansal planlaması daha güçlü hale gelir.

Bunun için sade ürünler, ihtiyaca uygun teminatlar, bütçeye uyumlu ödeme seçenekleri ve açık bilgilendirme önemli. BES’te fonların riskleri, giderleri, devlet katkısından yararlanma koşulları ve erken ayrılmanın sonuçları anlaşılır olmalı. Sigortada ise kapsam, istisnalar, limitler ve hasar süreci baştan açıklanmalı. Vatandaşın karşılayamayacağı bir ödeme yükünü üstlenmesini başarı sayamayız.

Acente ve diğer dağıtım kanallarımızın danışmanlık rolü burada çok değerli. İnsanlar, ödedikleri tutarın hangi ihtiyacını karşıladığını gördüğünde daha sağlıklı karar verir. Sigortanın aile bütçesindeki yerini güçlendirecek olan, bu somut faydanın ve güvenilir hizmetin görünür hale gelmesidir.

Hasardan önce önlem

“Hasarı ödeyen” sigortacılıktan “riski önleyen” sigortacılığa geçileceği söyleniyor. Fiyatın hâlâ belirleyici olduğu Türkiye’de tüketicinin alışkanlığını ne değiştirecek?

Tüketicinin fiyatı önemsemesi son derece doğal. Önleyici sigortacılığın yaygınlaşması için risk azaltmanın vatandaşın hayatında ve bütçesinde karşılığını göstermeliyiz. Daha güvenli bir ev, daha az kesintiye uğrayan bir işletme veya daha düşük kaza ihtimali, anlaşılır ve somut faydalardır.

Bir sanayi tesisinde yangın algılama ve söndürme sistemlerinin iyileştirilmesi, su baskınına açık bir binada erken uyarı ve koruyucu tedbirlerin alınması, araç kullanımında güvenli sürüşün desteklenmesi bu yaklaşımın örnekleri. Sigortacı, riski tespit edip müşterisine uygulanabilir öneriler sunduğunda ilişki poliçenin yenilendiği günle sınırlı kalmaz.

Riskteki iyileşmenin uygun olduğu ölçüde teminat koşullarına, muafiyetlere veya fiyatlamaya yansıması da bu davranışı teşvik edebilir. Ancak her önlem için otomatik prim indirimi vaat edilemez; şirketin değerlendirmesi, hasar deneyimi ve ürünün yapısı belirleyicidir. Veriye dayalı uygulamalarda kişisel verilerin korunması ve müşterinin nasıl değerlendirildiğini anlayabilmesi de güvenin parçasıdır.

Alışkanlıkları değiştirecek olan, teknoloji kullanıldığını söylemekten çok önlemin işe yaradığını göstermek. Hasar ihtimali azaldığında vatandaşın güvenliği, işletmenin sürekliliği ve sigorta sisteminin sürdürülebilirliği birlikte güçlenir.

6 Şubat depremlerinin ekonomik maliyeti 104 milyar doların üzerine çıktı. Zorunlu Afet Sigortası’nın gecikmesi Türkiye’nin üzerinde nasıl bir yeni ekonomik risk biriktiriyor?

Burada rakamın kapsamını doğru tanımlamak önemli. OVP açıklamasında paylaşılan yaklaşık 104 milyar dolar, 2023–2026 döneminde deprem nedeniyle yapılması öngörülen harcamaların 2026 fiyatlarıyla karşılığını ifade ediyor. Bu tutarı depremlerin toplam ekonomik kaybıyla aynı kavram olarak kullanmamalıyız. Bununla birlikte büyüklük, afetlerin kamu maliyesi ve ülke ekonomisi üzerindeki ağır yükünü açık biçimde gösteriyor.

Zorunlu Afet Sigortası’nın hayata geçirilmesindeki gecikme, deprem dışındaki afetler dâhil daha geniş bir risk küme sinin yeterince güvenceye alınamaması anlamına geliyor. Sigortasız kayıp gerçekleştiğinde haneler birikimlerini, işletmeler sermayelerini kullanmak zorunda kalıyor; kamu üzerinde de ilave destek ve yeniden inşa ihtiyacı oluşuyor.

Son OVP’de tüm afet tehlikelerini kapsayacak zorunlu afet sigorta mekanizma sının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması yönündeki yaklaşımı bu nedenle önemsiyoruz. Kapsamın yanında erişilebilirlik, güncel teminat tutarları, etkin uygulama ve yeterli reasürans kapasitesi birlikte tasarlanmalı.

Afet sigortası, güvenli yapı stokunun ve kentsel dönüşümün yerini tutmaz. Riski azaltan yatırımlar ile kalan riski önceden finanse eden mekanizmalar birlikte ilerlemeli. Her gecikme, bir sonraki afetin ekonomik yükünü daha fazla hanenin, işletmenin ve kamu bütçesinin üzerinde bırakır. Kentsel dönüşüm projelerinde bina tamamlama sigortası gibi mekanizmaların yaygınlaşması da yapıların tamamlanmasına ilişkin risklerin yönetilmesine katkı sağlayabilir.

Tarımda iklim baskısı

Kuraklık ve aşırı sıcaklık tarım ile gıda güvenliğini doğrudan tehdit ediyor. Kayıplar büyürse kamu-özel risk paylaşım modeli bu faturayı taşıyabilecek mi?

Kamu-özel risk paylaşım modeli güçlü bir altyapı sağlar; ancak hiçbir modelin sınırsız kapasitesi yoktur. Kuraklık ve aşırı sıcaklık gibi geniş bir coğrafyada aynı anda kayıp yaratabilen risklerde kapasiteyi, riskin değişen niteliğine göre sürekli güncellemek gerekiyor.

TARSİM deneyimi, tarımsal risklerin üretici, sigorta sistemi, reasürans ve kamu desteğiyle paylaşılmasının önemini gösteriyor. Gelecekte bu yapının sürdürülebilirliği daha güçlü meteorolojik veri, bölgesel verim bilgisi, güncel modeller ve yeterli finansal kapasiteye bağlı olacak. Prim ve desteklerin tasarımı da üreticinin erişimini korurken sistemin taşıdığı riski gözetmeli.

Ancak büyüyen faturayı yalnızca tazminat kaynaklarını artırarak yönetemeyiz. Su verimliliği, uygun ürün deseni, kuraklığa dayanıklı çeşitler ve erken uyarı sistemleri kaybı azaltan temel yatırımlar. Sigorta, tarımsal üretimin iklim koşullarına uyumunu destekleyen bir risk yönetimi çerçevesi içinde yer almalı.

Parametrik çözümler de uygun alanlarda tamamlayıcı olabilir. Belirli bir yağış veya sıcaklık göstergesine bağlı ödeme hız sağlayabilir; ancak gösterge ile üreticinin gerçek kaybı arasında fark oluşabileceği dikkate alınmalı. Hedefimiz üreticinin yeniden üretime dönebilmesini sağlayan, riski farklı kaynaklara dağıtan ve iklim koşulları değiştikçe kendini yenileyen bir yapı olmalı.

Yatırımların sigortalanabilirliği

İklim riski büyürken Türkiye’deki sanayi ve yenilenebilir enerji yatırımları uluslararası reasürörler açısından hâlâ yeterince “sigortalanabilir” mı?

Türkiye’de sanayi ve yenilenebilir enerji yatırımları için sigorta ve reasürans çözümleri geliştirilebilir. Ancak sigortalanabilirlik ülkenin tamamı için tek bir yanıtla değerlendirilemez; tesisin konumu, teknolojisi, mühendislik kalitesi ve risk yönetimi belirleyicidir. Aynı alandaki iki yatırımın risk profili ve teminat koşulları birbirinden çok farklı olabilir.

Reasürör açısından deprem, sel, yangın ve fırtına risklerinin nasıl modellendiği; bakımın, yedek parça tedarikinin ve iş sürekliliğinin nasıl yönetildiği önemlidir. İklim değişikliğiyle birlikte geçmiş hasar verisine ek olarak gelecekteki risk koşullarını da dikkate almalıyız. Özellikle aynı bölgede yoğunlaşan tesislerin tek bir olaydan birlikte etkilenme ihtimalini doğru ölçmek gerekir.

Bu nedenle sigortayı yatırım tamamlandıktan sonra alınacak bir belge gibi görmemeliyiz. Yer seçimi ve tasarım aşamasında risk mühendisliğinin dev reye girmesi, güvenlik standartlarının uygulanması ve güvenilir verinin paylaşılması teminata erişimi kolaylaştırabilir.

Bizim yaklaşımımız, yatırımın sigortalanabilirliğini daha proje aşamasında güçlendirmek. Böylece sigorta ve reasürans yalnızca olası kaybı karşılayan bir yapı olmaktan çıkar; yatırımın finansmana erişimini ve uzun vadeli sürdürülebilirliğini destekleyen bir unsur haline gelir.

Hidrojen, enerji depolama ve diğer yeşil teknolojiler yeni riskler getiriyor. Mevcut poliçeler iş durması ve tedarik zinciri kırılmaları dâhil bu riskleri gerçekten karşılıyor mu?

Mevcut poliçelerin bütün yeni teknoloji risklerini kendiliğinden karşıladığını söylemek doğru olmaz. Hidrojen, enerji depolama ve diğer yeşil teknolojiler için teminatın, projenin teknolojisine ve faaliyet koşullarına göre kurulması gerekiyor. Uluslararası piyasada bu alanlara yönelik özel çözümler var; Türkiye’de de proje bazında uzmanlık ve reasürans kapasitesiyle ilerlemeliyiz. Enerji depolamada bataryaların aşırı ısınması ve yangının yayılması; hidrojende sızıntı, yangın, patlama ve malzeme dayanımı gibi konular risk değerlendirmesinde önem kazanıyor. İnşaat ve montaj dönemiyle işletme döneminin farklı ihtiyaçları bulunuyor. Fiziksel hasar teminatı, makine kırılması, sorumluluk ve iş durması kapsamları birlikte değerlendirilmeli.

İş durması teminatlarında fiziksel hasar la bağlantı, bekleme süresi ve tazminat süresi önemlidir. Tedarik zinciri kaybında ise hangi tedarikçinin, hangi olayın ve hangi limitin kapsamda olduğu açıkça belirlenmeli. Fiziksel hasara bağlı ol mayan her üretim kaybı veya teknoloji performans sorunu standart poliçeler kapsamında değildir.

TSB olarak geliştirmemiz gereken alan, yatırımcılarla sigortacıların aynı risk diliyle konuşması. Teknoloji sağlayıcısı, mühendis, finansman kuruluşu ve reasürör proje başında birlikte çalıştığında, teminat boşlukları daha erken tespit edilir ve yatırımın ihtiyacına uygun çözümler geliştirilebilir.

Taahhütten ölçülebilir sonuca

Sigorta sektörünün iklim dönüşümündeki “taahhütten uygulamaya geçiş” vaadi, COP31 sonrasında makroekonomide tam olarak hangi somut performans göstergeleri ve veri metrikleriyle ölçülecek?

Taahhütten uygulamaya geçişi ölçmek için toplantı sayısından çok, sahada değişen sonuçlara bakmalıyız. COP31 sonrasında sigorta sektörünün katkısını değerlendirecek çerçevenin, riskin azalmasını ve finansmanın harekete geçmesini birlikte göstermesi gerektiğini düşünüyoruz. İlk olarak koruma açığını izlemeliyiz. Afet ve iklim olaylarında ekonomik kaybın ne kadarının sigorta tarafından karşılandığı, kaç yeni kişi ve işletmenin güvenceye eriştiği, teminatların kayıplara göre ne ölçüde yeterli olduğu önemli göstergeler. Hasar ödemelerinin süresi de toparlanmaya katkımızı anlamamıza yardımcı olur.

İkinci olarak risk azaltma sonuçlarına bakmalıyız. Risk mühendisliği önerilerini uygulayan tesislerde, benzer risk koşulları dikkate alınarak hasar sıklığının ve şiddetinin nasıl değiştiğini ölçebiliriz. Yeni iklim verisi ve modelleme iş birliklerinin hangi somut ürünlere veya karar süreçlerine dönüştüğü de izlenmeli.

Üçüncü olarak sigorta sayesinde teminata veya finansmana erişimi güçlenen yeşil projelerin sayısını ve yatırım tutarını değerlendirmeliyiz. Sigortalanan yatırım büyüklüğü ile gerçekten sağlanan finansmanı ayrı göstermek gerekir. Sektörün yatırım portföylerinden dönüşüme yönelen kaynaklar da ayrıca takip edilmeli.

Bu çerçeve için ortak tanımlar, başlangıç verileri ve düzenli raporlama gerekli. Makroekonomik sonuçlarda sigortanın katkısını diğer etkenlerden ayırarak değerlendirmeli; ölçemediğimiz bir etkiyi başarı olarak sunmamalıyız.

Sigorta Evi’nin işlevi

COP31 Küresel Sürdürülebilir Sigorta Zirvesi’nde Türkiye’nin kuracağı “Sigorta Evi”, uluslararası iklim fonlarının Türk yeşil dönüşüm projelerine akışını doğrudan hızlandıracak bir kaldıraç işlevi görecek mi?

Sigorta Evi’nin bu yönde önemli bir işlev üstlenmesini hedefliyoruz. Ancak bir buluşma platformunun kurulması, uluslararası iklim fonlarının kendiliğinden Türkiye’ye aktarılacağı anlamına gelmez. Kaynak akışını hızlandıracak olan, iyi hazırlanmış projelerin uygun finansman ve risk paylaşımı çözümleriyle buluşmasıdır.

TSB olarak Sigorta Evi’ni sigortacıları, reasürörleri, kamu otoritelerini, yatırımcıları, kalkınma finansmanı kurumlarını ve reel sektörü bir araya getiren bir iş birliği alanı olarak konumlandırıyoruz. Bu aktörler farklı aşamalarda aynı soruyla karşılaşıyor: Bir yeşil dönüşüm projesinin taşıdığı riskler nasıl ölçülecek ve hangi tarafça üstlenilecek?

Sigorta sektörünün katkısı, projenin afet, teknoloji, sorumluluk ve faaliyet kesintisi risklerini anlaşılır hale getirip uygun biçimde paylaşmak olabilir. Bu, finansman kuruluşlarının değerlendirmesini kolaylaştırabilir. Gereken projelerde garanti ve kamu-özel risk paylaşım araçlarıyla birlikte çalışılması da önemlidir. Bununla birlikte sigorta, yatırımın ticari fizibilite sinin veya fonların uygunluk koşullarının yerine geçmez.

Sigorta Evi’nin başarısını etkinlik sonrasında devam eden proje görüşmeleri, geliştirilen teminat yapıları ve finansman kararına ulaşan somut yatırımlarla değerlendirmek istiyoruz. Uluslararası temasların kalıcı ekonomik değere dönüşmesi, zirve sonrasında da sürdürülecek bu çalışmaya bağlı. Amacımız, uluslararası reasürans kapasitesi ve uygun risk paylaşım mekanizmalarıyla yeşil yatırımların finansmana erişimini destekleyen kalıcı iş birlikleri geliştirmek.

Siber saldırılar, otonom araçlar ve dijital varlıklar hızla büyüyor. Mevcut sigorta hukuku ve reasürans kapasitesi henüz tam fiyatlanamayan bu yeni riskleri taşımaya hazır mı?

Yeni risklerde hazırlık düzeyimizi tek bir başlık altında değerlendiremeyiz. Siber saldırılar, otonom araçlar ve dijital varlıklar farklı veri, sorumluluk ve teminat sorunları doğuruyor. Mevcut hukuk ve reasürans kapasitesinin bu risklerin tamamını sınırsız biçimde taşıyabilecek noktada olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Siber risklerde aynı hizmet sağlayıcısına veya yazılıma bağlı çok sayıda işletmenin tek bir olaydan etkilenmesi, kayıpların birikmesine yol açabilir.

Bu nedenle güvenlik standartları, olay müdahalesi, sözleşme açıklığı ve reasürans kapasitesi birlikte ele alınmalı. Teminatın kapsamı kadar sigortalının aldığı koruyucu önlemler de belirleyici.

Otonom araçlarda sürücü, üretici ve yazılım sağlayıcısı arasındaki sorumluluğun açıklığı; olay verisine erişim ve kazanın nedeninin belirlenmesi önem kazanıyor. Dijital varlıklarda ise saklama ve güvenlik riskiyle piyasa değerindeki kaybı birbirinden ayırmak gerekiyor.

Bir varlığın fiyatının düşmesi, sigorta kapsamında değerlendirilecek bir güvenlik ihlaliyle aynı şey değildir.

İlerleme yolu, risklerin ölçülebildiği alanlarda açık kapsamlı ve uygun limitli çözümler geliştirmek; veri biriktikçe ve hukuki belirsizlikler azaldıkça kapasiteyi büyütmektir. TSB olarak düzenleyici otoriteler, teknoloji sağlayıcıları ve uluslararası reasürans piyasasıyla bilgi paylaşımını önemsiyoruz. Yeni teknolojilerin gelişimini destekleyen güvence, riskin niteliğiyle uyumlu biçimde tasarlanmalı.